Balıkesir Merhaba Gazetesi

Hz. MEVLANA …..

Hz. MEVLANA …..
Dr. Hüseyin Yıldırım( huseyinyildirim@gazetemerhaba.com )
17 Aralık 2021 - 8:07

Hz. MEVLANA …..

 “Insanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah´tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.”Fâtır, 28

Hz. Mevlana, 30 Eylül 1207’de, Afganistan’ın kuzeyinde  Belh şehrinde dünyaya geldi. Asıl ismi Celaleddin Muhammed, annesi Mümine Hatun, babası Bahaeddin Veled, ağabeyi Alaaddin Muhammed ve kız kardeşi Fatıma Hatun’dur.

Hz. Mevlana’nın babası Horasan’ın alimlerinden Bahaeddin Veled, ailesiyle, siyasi  olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’ten ayrılır.

Bir rivayette  Nişabur şehrinde görüştükleri  Hak dostu Ferîdüddin Attar, daha çocuk olan  Mevlana’ya bir kitabını hediye eder ve babası  Bahaeddin Veled’e “Bu çocuğu aziz tut. Çok geçmeyecek, dünyadaki aşıkların gönüllerine ateş salacak.”der.

Mekke, Medine, Şam, Erzincan ve Karaman’da bir süre yaşayan Mevlana ve ailesi, 18 yaşındayken Karaman’da Gevher Hatun’la evlenir. Bu evlilikten Bahaeddin Muhammed (Sultan Veled) ve Alaaddin Muhammed adında iki oğlu dünyaya gelir. Hz.  Mevlana sonra Kira Hatun’la evlenir. Bu evlilikten de Emir Alim ve Melike isimli iki çocuğu olur.

Hz. Mevlana  ailesiyle 7 yıl Karaman’da kaldıktan sonra Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın daveti üzerine 1229 yılında Konya’ya göç eder. Hz. Mevlana’nın babası Bâhâeddin Veled 1231 yılında Konya’da vefat eder.

***

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, âilece Konya’ya yerleştikten sonra Seyyid Burhaneddin’in isteği üzerine tahsîlini tamamlamak için Halep ve Şam’a gitti. O sırada takrîben otuz yaşlarındaydı. Bir gün Şam’ın kalabalık çarşısından geçerken değişik kılıklı bir kişi; “Ver elini öpeyim, ey âlemlerin sarrafı!..” der.

Bu kişi Celâleddîn-i Rûmî’nin ellerine yapışıp  harâretle öper. Sonra birdenbire kalabalığın içinde kayboluverir. Celâleddîn-i Rûmî, ansızın gerçekleşen bu hâdise karşısında son derece şaşırır. “Bu ne iştir?” diye hayretler içinde kalır.  Esrârengiz ve garip hüviyetli kişi, kendisi için âdetâ bir muammâ olur.

Seyyid Burhaneddin 9 yıllık eğitim sürecinin ardından Hz.Mevlana’ya halkı irşad ve öğretimle meşgul olması gerektiğini belirtti. Hz. Mevlana, 1240 yılından itibaren Konya’da dini ilimleri öğretmeye ve halkı irşad etmeye başlar.

Hz. Mevlana, seneler sonra bir gün Konya’daki medresesinde dersten çıkıp talebeleriyle sohbet etmekteyken, daha evvel Şam’da elini öperek kendisini hayrette bırakan kişi  ile tekrar karşılaşır. Bu şahıs Tebrizli Şems’ti. O da Hz. Mevlana’nın sohbetine dâhil oldu. Garip bir heyecanla şu acâyip soruyu sordu:

“Bâyezîd-i Bistâmî mi, yoksa Hz. Muhammed Mustafâ sav’ mi daha büyüktür?”

Hz. Mevlânâ dehşete kapıldı ve; “Bu nasıl suâl? Hiç âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan yüce bir peygamberle, bütün sermâyesi O’na tâbîlik olan bir velî mukâyese edilir mi?” diye hiddetle bağır.

Tebrizli Şems, sükûnetini hiç bozmadan sorusunu şu şekilde açıklar. “Öyleyse, neden Bâyezîd, Rabb’inden cehenneme konulmasını ve vücûdunun orada, başka hiçbir mücrime yer kalmayacak derecede büyütülmesini taleb ettiği hâlde; Hz. Peygamberimiz sav sayısız tecellîlere rağmen büyük bir mahviyet içerisinde bulunuyor ve nâil olduğu nîmetlerle yetinmeyerek Rabb’inden hâlâ istiyor, istiyor, boyuna istiyordu?” dedi.

***

Bu îzâhat, Hz. Mevlânâ’yı sırf aklın aydınlattığı zâhir ilmin hudûduna getirip dayadı. Bu noktada kalıp  soruya cevap vermek mümkün değildi. Şems, hâl silâhıyla onu bu noktadan ileriye itti. İlerisi uçsuz bucaksız bir “ledün âlemi”ydi. Böylece Şems, muhâtabını, onda mevcûd olduğu hâlde habersiz bulunduğu mânevî bir iklîmin ufkuna doğru keşif seyahatine çıkarmış oldu.

Bu ânî gelişmenin tesiri ile Hz. Mevlânâ, daha evvel ezberlemiş bulunduğu zâhirî ilmin mütâlaalarından birini serdediyormuşçasına kolaylıkla şu cevâbı verir,

“–Bâyezîd’in; «Şânım ne yücedir; kendimi tesbîh ederim! Ben sultanların sultânıyım!..» sözü bir işbâ (doymuşluk) hâlinin ifâdesidir. Yâni, onun mânevî susuzluğu, küçük bir tecellî ile giderilmiş oldu. Rûhu artık talepsiz bir hâle geldi. Sekre sürüklendi ve onun alacağı bu kadardı.

Hz. Peygamberimiz sav ise, « Biz senin sadrına  insirah vermedikmi” İnsirah,1,  sırrına mazhar olmuştu. Tecellîler, kendisini her taraftan kuşattı. Kâinat kadar geniş olan sadrı, bir türlü kanmıyordu. Susadıkça susuyor, içtikçe de susuzluğu artıyordu. Her an bir hâlden diğer bir hâle yükseliyor ve her yükselişte de bir önceki hâline tevbe ediyor ve Peygamberimiz sav buyuruyor,

«Kalbime bir ağırlık çökünce  günde yetmiş defâ -diğer bir rivâyette yüz defâ- tevbe ederim!..» buyurmuşlardır Buhârî, Deavât, 3;Müslim, Zikr, 41

Zîrâ O, yüce Mevlâ’sına her an daha da yakınlık istiyordu. Bu sebeple birçok kereler: «Yâ Rabbî, Sen’i gereği gibi ve lâyık olduğun vechile tanıyamadım… Sana hakkıyla kulluk yapamadım…» diye tazarrûda bulunuyordu.” Münavi, Feyzul Kadir, II, 520.

***

Şems’in vazîfesi, Hz. Mevlana’nın lataiflerinin çalışmasını sağlamaktı. Bunu hissederek bir neş’e çığlığı attı. Kendinden geçti. Böylece bu iki mâneviyat yıldızının arasında hayat boyu devam edecek olan manevî  bir  bağ vücûda gelmiş oldu. Fakat  bir süre sonra Şems ortadan kayboldu.

İşte Hz. Mevlana, hayatını, “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetler. Boylece ömrünün son 10-15 yılında  Mesnevi’yi yazar. O söylüyor, Çelebi Hüsameddin yazıyordu. Mevlana, dini bilgilerden siyasete, sağlıktan insan ilişkilerine ve hayata dair birçok konuya yer verdiği, 26 bin beyitte yaklaşan 6 ciltlik bu önemli eseri için şu ifadeyi kullanır.

“Bizden sonra Mesnevi şeyhlik edecek, arayanlara doğru yolu gösterecek, onları yönetecek ve önderlik yapacaktır.” Nihayet Konya’da 17 Aralık 1273’te bir pazar günü gurup vaktinde “sevgilisi”ne kavuşur, vefat eder. Aziz Ruhuna bir Fatiha ve üç İhlas. ..

Rabbimiz bizlere ve tüm ümmete ibret almayı nasip eylesin. ..

 

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.