Balıkesir Merhaba Gazetesi

Ne diyorduk?

Ne diyorduk?
08 Mayıs 2017 - 23:59

Bir mektup yollasam nazlı yârime,

Postacıya kapı açar mı bilmem,

Bihaber kalmışım hayli zamandır,

Dedikleri gibi naçar mı bilmem…

 

Merak ediyorum; acaba siz kendinizle barışık mısınız? Sık sık kendi elinizi sıkıp  “Aferin” mi diyorsunuz yoksa “keşke…” diye başlayan cümleleriniz iyi’ kilerinizden fazla mı? Umarım öyle değildir. Ben mi? Yalan yok; arada küsüyorum kendime…  İnsanın kendini affetmesi başkalarını affetmesinden daha zordur, bilirsiniz;  barışmak zaman alıyor kendimle, hayatla…

Aslında hayatın ne kadar güzel, yaşamın nasıl bir mucize olduğunu anlamamız epey zamanımızı alıyor değil mi? Allah, bizi sınamak için irili ufaklı sıkıntılar veriyor, nazlanıp söyleniyoruz, bir süre sonra anlıyoruz her işte bir hayır olduğunu, ondan gelene “Hamdolsun” deyip sabrediyoruz. Hayal kurup kırıklığını da yaşadığımız oluyor, dostlarımız tarafından kırılan kalplerimiz de… Hatalarla, hastalıkla, sınavlarla dolu bir yaşam ile mücadele ediyoruz.

 

 

Mücadele dedim de…

Geçen ay Bursa’da yapılan Kansere Gülümse Derneği toplantısından gelirken yolculuk esnasında yanıma oturan teyzeden size bahsetmezsem vallahi içime dert olur. Telefon konuşmalarımı yolculukta yapılacak işi olmadığından olsa gerek- dikkatle dinlemiş olmalı ki nerden geldiğimi nereye gideceğimi biliyordu.  Toplum olarak hemen samimi oluveren kişileriz. Hele de yolculukta… “Nerelisin, içinden mi? Nerede ineceksin?” gibi klasik soruların cevabını zaten bildiğinden samimiyetimiz hemen başladı. Kızını almaya gittiğini kısaca vurguladıktan sonra Kansere Gülümse Derneği Balıkesir Temsilcisi olan bana ilaç dolu çantasını açıp hangisini niçin ve ne sıklıkla kullandığını anlattı.

 

Dernek toplantılarından sonra biraz endişeli fakat yüksek oranda şükür sahibi olarak dönen ben, onun felç geçirdiğini, şeker ve tansiyon hastası olduğunu, pek bir şey yiyemediğini dinlerken üzülsem de “Allah başka hastalık vermesin” diyordum. Biliyorum ki hayatta hiç rahat olmadığını ifade ederken bile onun da yüzünde gülümseme, gözlerinde ışıltı vardı. Herkes gibi her şeye rağmen hayatı seviyordu. İri kemikleri, hafiften toplu esmer uzun yüzündeki benleri ile altmış beş yaşlarında gösteriyordu. Uzun uzun anlattı, anlattı. O anlatırken Orhan Veli’nin “İnsan yaşar şu üç türlü dünyada…” diye başlayan şiiri geldi aklıma. Adını bilmediğim bu samimi yol arkadaşımın da hayatla mücadelesi kolay olmamış. Hani eski Türk filmlerinde –şimdiki savurgan bizlerin aksine- dikiş dikerek, bir şeyler alıp satarak para kazanan ev geçindiren kadınlar vardır ya; hah işte onlardan biriydi. Çok çalışmış çok… Başarmış mı derseniz, kendine göre öyle. Herkesin hayatta amaçları, beklentileri farklıdır. O, üç çocuğunu da büyütüp okutup evlendirmiş ve birkaç kez tekrarladığı için ben de zikretmek istedim, üçüne de ev almış, kirada oturmalarına gönlü razı olmamış. Çok çalıştığını söylerken çalışmanın insanı dinç tuttuğunu da araya sıkıştırdı elbet. İşe alan olsa halen çalışacağını gülümseyerek söylerken yaşını sordum; seksen altı dedi. İnanamadım. Maşallah hiç ama hiç belli değildi. Sıkı olmasa da önden bağladığı emektar eskimeye yüz tutmuş çiçekli eşarbını eliyle düzeltti. Sararmış ama -ne güzel- halen kendisine ait olan dişlerini yeniden gösterdi.  İmrenilesi bir yaşama sevinci ve isteği vardı masum gerçeğinin ardında… Velhasıl böyle binlerce gerçeği anlatabilirim size…  Farklı mücadelelere hepimiz tanık olduk, kimsenin bizi şahit olarak çağırmayacağını bilerek…

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.