Sulh Hayırlıdır
Bismillahirrahmanirrahim
“Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur ve sulh daha hayırlıdır. Nefisler de cimriliğe meyillidir. Eğer güzel davranır ve Allah’a itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır .” (Nisâ, 128)
Bu ayet, aile içi anlaşmazlıklar hakkında nazil olmuş olsa da, lafzı itibarıyla genel bir ilke ortaya koyar. Müfessirler, ayetin kapsamının sadece aile ile sınırlı olmadığını; bireysel, toplumsal ve hatta siyasal ihtilaflara da işaret ettiğini belirtmişlerdir.
“Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltin (sulh yapın).” (Hucurât,9)
“Onların gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka verilmesini, bir iyilik yapılmasını veya insanlar arasında sulh sağlanmasını emredenler müstesna.” (Nisâ, 114)
Bu ayetler, sulhun sadece bireysel bir erdem değil, toplumsal bir sorumluluk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İslâm dini, bireyler ve toplumlar arası ilişkilerde barışı, uzlaşmayı ve adaleti esas alan bir nizam sunar. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet, çatışmayı körükleyen değil, onu sulh ile dönüştüren bir yaklaşımı merkeze alır. Kur’an-ı Kerim’de geçen “Sulh daha hayırlıdır” ilkesi, İslâm hukukunun, ahlâkının ve sosyal düzen anlayışının temel taşlarından biridir.
Sulh, sözlükte barışmak, uzlaşmak, anlaşmazlığı gidermek anlamlarına gelir. Kur’ân’da sulh, sadece bir tercih değil; çoğu zaman en hayırlı ve faziletli yol olarak sunulur.
Hz. Peygamberimiz sav hayatı boyunca hem bireysel hem toplumsal düzeyde sulhu önceleyen bir örneklik sergilemiştir. Hadislerde sulh, ibadet derecesinde değerli bir amel olarak takdim edilmiştir.
“Size namazdan, oruçtan ve sadakadan daha faziletli bir ameli haber vereyim mi? İnsanların arasını düzeltmektir. Zira insanların arasını bozmak, dini kökünden kazır.”
(Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 56)
“Bir kimsenin kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl değildir.” (Buhârî, Edeb, 62; Müslim, Birr, 23)
Bu hadisler, sulhun nafile ibadetlerden daha üstün bir değer taşıyabileceğini ve sosyal barışın dinin özüyle doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir.
İmam Taberî, Nisâ 128. ayeti tefsir ederken sulhun, haklardan bir kısmından feragat edilse bile uzun vadede daha büyük bir hayır doğurduğunu ifade eder.
İbn Kesîr, sulhun kin, nefret ve düşmanlığı ortadan kaldırarak kalpler arasında ülfet oluşturduğunu vurgular.
Fahreddin Râzî, sulhu yalnızca maddî anlaşma olarak değil, manevî huzur ve toplumsal istikrar unsuru olarak ele alır.
İslâm’da sulh; İntikam kültürünü değil, ıslah kültürünü besler. Kısa vadeli kazanımlar yerine uzun vadeli toplumsal faydayı esas alır. Yine sulh, adaleti ortadan kaldırmaz; bilakis adaletin uygulanabilir formu olarak işlev görür.
Günümüz dünyasında aile içi anlaşmazlıklar, ticari ihtilaflar, toplumsal kutuplaşmalar ve uluslararası çatışmalar göz önüne alındığında, Kur’ân-ı Kerim’in bu evrensel ilkesi her zamankinden daha büyük bir anlam kazanmaktadır.
“Sulhta hayır vardır” ilkesi, İslâm’ın çatışma çözümüne dair sunduğu en özlü ve evrensel prensiplerden biridir.
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet, mümini haklı da olsa barışı önceleyen, affı ve uzlaşmayı yücelten bir ahlâka davet eder. Bu anlayış, sadece bireysel huzurun değil; sağlam, adil ve sürdürülebilir bir toplumun da anahtarıdır. Kısaca, Sulh, bir zayıflık değil; hikmettir. Sulh, bir kayıp değil; berekettir. Sulh, dünyevî olduğu kadar uhrevî bir kazançtır, denilmiştir.
Rabbimiz bizleri, tüm ümmeti ve insanlık alemini sulhta buluşmayı nasip eylesin...