Sessiz Bir Yalanın Gürültüsü
Sosyal medyada dolaşan bazı hikâyeler vardır;
okur, durur, yutkunur…
“İnsanlık ne hale geldi” der.
Sonra paylaşır.
Son günlerde yeniden karşımıza çıkan, Zagreb’te 42 yıl boyunca bir dairede unutulduğu iddia edilen kadın hikâyesi de onlardan biri. Bir fincan çay, açık bir radyo, tozlanmış eşyalar… Anlatı kusursuz. Duygusu güçlü. Finali tokat gibi.
Ama küçük bir sorun var:
Bu hikâye gerçek değil.
Ne resmi kayıtlarda var,
ne güvenilir basın arşivlerinde,
ne de doğrulanabilir bir adli raporda.
Bu, uydurulmuş demiyorum;
daha tehlikelisi: inşa edilmiş diyorum.
Modern yalnızlık, kent hayatının görünmez yarası, “kimse fark etmedi” duygusu… Hepsi gerçek. Ama bu duygular, olmayan bir olayın üzerine giydirilmiş. Parçaları başka hikâyelerden alınmış, boşlukları edebiyatla doldurulmuş bir metin bu.
Ve biz gazeteciler için asıl mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü gazetecilik, “olmuş gibi anlatmak” sanatı değildir.
Gazetecilik, “olmuş mu?” diye sorma refleksidir.
Bu hikâye paylaşıldıkça, insanlar yalnızlığa üzülmüyor aslında; kendilerini iyi hissediyor. “Bak ben farkındayım” demenin hızlı bir yolu bu. Ama gerçek farkındalık, hoşumuza giden anlatıyı durdurup kontrol etmekle başlar.
“Zaten olabilir” demek yetmez.
“Olmuş gibi duruyor” kabul edilemez.
Hakikat, ihtimallerle yazılmaz.
Üstelik bu tür sahte gerçekler, gerçek trajedilere de zarar verir. Çünkü gerçekten yalnız ölen, gerçekten fark edilmeyen insanlar var. Onların hikâyeleri, viral anlatıların gölgesinde kalıyor.
Bir fincan çay metaforu etkileyici olabilir.
Ama gazetecilik metaforla değil, kanıtla ayakta durur.
Bugün bu hikâyeyi sorgulamadan paylaşan herkes, farkında olmadan sessiz bir yalanın parçası oluyor. Gürültüsü büyük, içi boş bir yankı bu.
Belki de bu olaydan çıkarılacak en gerçek ders şudur:
Yalnızlık gerçek.
Ama her dokunaklı hikâye doğru değil.
Ve bazen en zor şey,
insanı ağlatan metni değil,
gerçeği savunmaktır.