Dik Durmanın Sessiz Zaferi
Hayat, tuhaf ve çoğu zaman adaletsiz bir sahnedir; burada herkes kendi rolünü oynar ama rollerine verilen karşılıklar hiç de eşit değildir. Kimileri bir tebessümle alkış alırken, kimileri sahnenin ortasında tökezlediği anda acımasız bir linç kalabalığının ortasında bulur kendini. Hepimiz isteriz ki bu hayatta kimsenin sofrasına utanç konmasın, kimse dostunun yüzünü yere baktırmasın, düşmanının kahkahasına malzeme olmasın. Ama gerçek hayat, ne yazık ki düşmemize karşı hassas değil; tam tersine, düştüğümüz anda sesini yükselten yüzler ortaya çıkar. İnsan en çok da bu anda anlar: Ayağının kayması değil, etrafındaki bakışların değişmesi yaralar onu.
İnsanın tökezlemesini izlemeyi seven bir kitle vardır dünyada
Başkasının düşüşünden güç devşiren, kendini bir adım yukarı taşıdığını sanan insanlar… Ne ilginçtir ki bu insanların yüreği çoğu zaman avuç içi kadar bile değildir. Sevgi, vicdan, empati gibi insani değerler onlara uzak; ama konu dil uzatmaya gelince birden Formula 1 hızına ulaşırlar. Eksikliklerini başkalarına saldırarak telafi etmeye çalışırlar; sanki başkasının yarası kendi açığını kapatacakmış gibi. Bu yüzden dünyanın gürültüsü çoğu zaman hakikatin sesini bastırır. Sessizce yapılan iyilikler duyulmaz, çabasızca edilen kötülükler göklere çıkarılır.
Sosyal medya da bu gürültünün en büyük sahnesi hâline gelmiş durumda
Bir kişinin bir cümlesi, bir hatası, bir adımı saniyeler içinde milyonların önünde yargılanabiliyor. Gerçek insanlar değil, avatarlar konuşuyor artık. Bir de herkesin uzman kesildiği o meşhur “yorumcular ordusu” var: Psikolog gibi konuşanlar, hukukçu gibi hüküm verenler, tereddütsüz infaz yapanlar… Bir insanın hayatı bazen bir videonun altına yazılan beş kelimeyle darmadağın olabiliyor. Ve tüm bunlar olurken kimse dönüp de “Ben bu sözün neresindeyim? Bu kalabalığın içinde ben kim oluyorum?” diye sormuyor.
Tam bu noktada devreye insanın iç sesi girer;
çünkü fırtınada savrulan dalın kırılıp kırılmayacağını kökleri belirler. Kökü güçlü olan, yani karakteri sağlam olan insan ne kadar rüzgâr esse de eğilmez. Fakat köksüz olan ise en ufak esintide bile yön değiştirir. Unvanların, makamların, para gücünün, etiketlerin bu kadar abartıldığı bir çağda, gerçek değer hâlâ en ilkel hâliyle kendini hatırlatır: İnsan kime “evet” dediğiyle değil, kime “hayır” diyebildiğiyle büyür. Çünkü “evet” kolaydır; herkesin yaptığıdır. Ama “hayır” dediğinizde yalnız kalabilirsiniz, dışlanabilirsiniz, hatta hedef olabilirsiniz. Fakat işte o “hayır”dır insanı insan yapan.
Dileyelim ki hiç kimse yalakalığın uyuşturan gölgesine sığınmasın
Çünkü o gölge ilk anda serin ve güvenli görünür; insanı koruyor gibi yapar. Oysa zaman geçtikçe o gölgenin soğukluğu, insanın içine işler. Kendi sesinizi kaybedersiniz, başkalarının onayına bağımlı hâle gelirsiniz. Bir gün fark edersiniz ki artık kendi cümlelerinizi kurmuyorsunuz; başkalarının gölgesinde konuşuyor, onların memnuniyetiyle var oluyorsunuz. Yalakalık insanı küçültür, esnetir, ezer; bir süre sonra insan kendi siluetini bile tanıyamaz hâle gelir.
Dik durmak ise bambaşka bir güçtür
Sessiz bir meydan okumadır. “Ben buradayım ve olduğum gibi duruyorum.” demektir. Diz çökmeyi reddeden bir insanın duruşu, kalabalıkların alkışından daha soyludur. Belki anında ödül getirmez, belki yolun başında yalnız bıraktırır ama uzun vadede hep kazandırır. Tarih boyunca değerli olan her karakter, dik durmanın bedelini ödemiştir. Ama aynı zamanda o karakterler, aradan yıllar geçse bile unutulmamıştır.
Unutulmamalıdır ki eğilen insan önce kendi gözünde küçülür
Başkaları bunu fark ettiğinde ise artık geri dönüş zordur; çünkü insan bir kez kendini ucuzlattığında, onu değerli görmek için kimsenin çaba harcayası gelmez. Oysa dimdik duran birinin gölgesi bile başka bir güçle akar yere. Onun yürüyüşü, sözleri, bakışı bile iz bırakan bir ağırbaşlılık taşır.
Hayatın en büyük ödülü, her zaman dirayet gösterenlere gider. Fırtınanın ortasında savrulsa da yönünü kaybetmeyene, kalabalıkların değil vicdanının sesini dinleyene, birilerinin gözüne girmek için bükülmeyene… Çünkü dik duranların gölgesi uzun olur; eğilenlerin gölgesi ise hep başkalarının ayaklarının altında kalır. Ve insan ne kadar yürürse yürüsün, sonunda kendi gölgesinin boyuyla yüzleşir.