İçimizdeki Terazi: Gerçeği Eğip Büken Sessiz Mekanizma

İnsanın iç dünyası, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında görünmeyen, fakat bütün hayatı yönlendiren karmaşık bir düzenekle çalışır. Bu düzenek; duygular, kırgınlıklar, hırslar, beklentiler ve gizli yüzleşmelerle şekillenen bir “terazi” gibidir. Bazen bir sözün ağırlığını kaldıramayacak kadar hassas, bazen büyük bir gerçekliğin yükünü hafif gösterecek kadar acımasız olabilir. İnsanın olayları algılayışı, çoğu zaman dış dünyanın çıplak gerçekleriyle değil, içindeki bu terazinin ayarıyla belirlenir. Ve bu terazi, kim olduğumuzu hiç ummadığımız anlarda yüzümüze çarpan en net aynadır.

Sevdiğimiz biri bir cümle kurar; eğer içimizin dengesi bozuksa o cümle zehir gibi batar. Bir yabancı bir yorum yapar; eğer kalbimiz kırılmaya hazırsa o yorum günlerce içimizde yankılanır. Tam tersine; bazen büyük bir haksızlığın içimize değmemesi, aslında güçlü olmamızdan değil, duygusal körlüğümüzden kaynaklanır. İnsan, bazen gerçekleri küçültür çünkü görmek istemez; bazen de büyütür çünkü içinde taşıdığı fırtına bir yerden çıkmak zorundadır. Dışarıdaki dünya değil, içimizdeki yarım kalmış hikâyeler konuşur.

Bu yüzden her insan kendi içinde bir adalet sistemi taşır, fakat bu adalet her zaman doğru işlemez. Ne kadar iyi niyetli olursak olalım, ne kadar adil olmaya çalışırsak çalışalım… Kalbimizdeki terazide ağırlık yapan duygular, düşüncelerimizin yönünü mahcup bir hırsla bükebilir. Menfaatler bazen bilincimizi gölgeleyen bir perdeye dönüşür; karakterimizin eksik yanları tepkilerimizin tonunu belirler. Zevklerimiz, alışkanlıklarımız ve bastırılmış arzularımız, farkında olmadan düşünce şeklimizi kor idaresi gibi kontrol eder.

Bazen bir insanı olduğundan kötü görürüz çünkü kendi içimizdeki kırgınlığa zemin ararız. Bazen bir durumu olduğundan iyi okuruz çünkü umutlarımız bizi yanıltmaya hazırdır. Kimi zaman “haklıyım” diye haykırdığımız meselelerde bile, aslında kendi içimizde yarım kalmış hesapların fırtınası vardır. Bu yüzden en büyük savaş, başkalarıyla değil, kendi içimizde yürür. En büyük yenilgiyi de dışarıda değil, içimizdeki teraziyi yanlış ayarladığımızda yaşarız.

Duygularımız kimi zaman gerçeği örten bir sis perdesi, kimi zaman da hakikati olduğundan çarpık gösteren bir mercek gibidir. Bir insanın kalbi ne kadar kırılmışsa, gözleri o kadar bulanık görür. Bir kalpte ne kadar öfke birikmişse, kulaklar o kadar yanlış duyar. Bir ruh ne kadar karmaşıksa, dili o kadar sert konuşur. Böylece dışarıdaki dünya, gerçekte olduğundan değil, içimizdeki duyguların gölgesine göre şekillenir.

Bütün bunların farkına varmak, insanın kendisiyle yüzleşmesi için büyük bir adımdır. Çünkü insan kendini tanımadıkça başkalarını gerçekten anlayamaz. İçindeki terazi doğru ayarlanmamış birinin dünyaya adalet dağıtması beklenemez. Önce kendi iç kırgınlıklarını, kendi yanılgılarını, kendi eksiklerini görmesi gerekir. Bu yüzleşme kolay değildir; çoğu insan kaçtığı için içindeki teraziyi başkalarına çarpıtarak yansıtır. Fakat cesaret gösterip kendi iç dünyasını tartabilenler, hayatı daha doğru okuyabilir, insanları daha adil değerlendirebilir, olayları daha olgun karşılayabilir.

Gerçek bilgelik, dışarıdaki gürültüyü susturmakla değil, içimizdeki fırtınayı dinlemekle başlar.
Gerçek güç, başkalarını alt etmekle değil, kendi duygularının kontrolünü ele almakla kazanılır.
Gerçek huzur, başkalarından değil, iç terazimizin doğru çalışmasından doğar.

Ve belki de en önemlisi şudur:
İnsan dünyayı gördüğü gibi değil, içi ne kadarsa o kadar görür.

Onur Ayan köşe yazısı