Balıkesir’de geçmiş Ramazan akşamlarını yaşça büyüklerimden dinlediğimde içimde tarif edilmesi zor bir huzur hissi oluşuyor. Anlatılanların bugünkü hayatla kıyaslandığında ne kadar farklı olduğunu düşündükçe insan ister istemez şu soruyu soruyor: Ramazan mı değişti, yoksa biz mi?
Aslında Ramazan’da öne çıkan değerler dün neyse bugün de aynı. Paylaşmak, sabretmek, saygı ve maneviyat… Ancak yaşam biçimi öylesine değişmiş ki, geçmişte doğal kabul edilen birçok davranış artık günlük hayatın içinde neredeyse yok olmuş gibi.
Eskiden lokantaların camlarına perde çekildiğini anlatırlar. Hatta gazete kâğıtlarıyla kapatılırmış vitrinler. Amaç kimseyi rahatsız etmemek, oruç tutanlara karşı bir saygı göstermekmiş. İçeri giren yemeğini yer ama dışarıdan görünmezmiş. Bugün ise aynı lokantaların önünde büyük afişler, menü listeleri ve reklamlar var. “Şu yemek var, bu menü hazır” diye duyurular yapılıyor. Zamanın ruhu değişmiş; görünürlük artık saklanması gereken bir şey değil, tam tersine bir pazarlama aracı.
Üniversitelerde her yıl yüzlerce tez, makale ve saha araştırması üretiliyor. Ancak bu çalışmaların büyük bölümü akademik dergilerde kalıyor. Topluma ulaşmayan bilgi, akademik puan üretse de kamusal karşılık bulamıyor. Oysa yerel basın, bilginin halka aktarılabileceği en doğal kanallardan biri.
Yerel Basın ‘Küçük’ Görülüyor Ama Etkisi Büyük
Akademik çevrelerde sıkça rastlanan yaklaşım şu:
“Ulusal basın varken yerel basına gerek yok.”
Bu bakış açısı sahadaki gerçekliği kaçırıyor. Yerel basın;
•kentin gündemini belirler,
•üniversite–şehir ilişkisini canlı tutar,
•akademik bilginin doğrudan muhatabına ulaşmasını sağlar.
Bir akademisyenin yerel basında yaptığı açıklama, çoğu zaman ulusal bir yayına kıyasla daha doğrudan ve kalıcı etki yaratır.
Akademinin Ulusal Basına Bakışı: Prestij Var, Derinlik Yok
Akademik camia, genel olarak ulusal basını daha prestijli bir alan olarak görür. Ulusal medyada yer almak;
•akademik görünürlük sağlar,
•kişisel itibarı artırır,
•kurum açısından “başarı” olarak sunulur.
Ancak bu tercih, beraberinde önemli bir sorun getirir.
Ulusal basın;
hız odaklıdır,
derinlikten çok çarpıcılığı önceleyebilir,
akademik veriyi çoğu zaman sadeleştirirken bağlamından koparır.
Bu nedenle akademisyenlerin ulusal basında yer alan açıklamaları sıkça yüzeysel, kısa ve bağlamdan arındırılmış hâlde sunulur.
Çelişki Tam da Burada
Akademik camia, yerel basını “yetersiz” bulurken;
ulusal basının çoğu zaman akademik veriyi eksik ya da hatalı aktarmasını tolere edebiliyor.
Yerelde “yanlış anlaşılırım” endişesi varken,
ulusalda “en azından görünür olurum” yaklaşımı öne çıkıyor.
Bu da bilginin;
•yerelde etkisiz,
•ulusalda yüzeysel
kalmasına neden oluyor.
Sorun Bilgi Değil, İletişim Dili
Asıl mesele ne yerel basının varlığı ne de ulusal basının gücü.
Sorun, akademik bilginin nasıl ve kiminle paylaşıldığında.
Akademik dil karmaşık, teknik ve kapalı.
Basın dili sade, hızlı ve anlaşılır.
Bu iki alan arasında köprü kurulmadıkça, bilgi ya raflarda kalıyor ya da manşetlerde eksiliyor.
Kazan–Kazan Mümkün mü?
Akademi yerel basını bir “duyuru panosu” değil,
ulusal basını da yalnızca bir “vitrin” olarak görmekten vazgeçmeli.
Yerel basın;
•akademiye derinlik,
akademi de;
•yerel basına içerik kazandırabilir.
Ulusal basın ise bu ilişkinin tamamlayıcısı olabilir; tek adresi değil.
Görmezden Gelinen Bir Üçgen
Akademi, yerel basın ve ulusal medya arasında sağlıklı bir denge kurulmadıkça;
•bilgi eksik dolaşır,
•toplum geç öğrenir,
•üniversite şehirden uzaklaşır.
Oysa bilgi, en çok yerelde başlar,
ulusalda yankı bulur.
Akademi yalnızca görünür olmakla yetinmemeli,
anlaşılır ve ulaşılır olmayı da hedeflemelidir.
Yerel basın küçümsendiğinde,
toplum kaybeder.
Hani insanın “bugün sokak başka kokuyor” dediği günlerden… Ama gazeteci için yağmur romantik bir detay değil; sokağın gerçeğini daha çıplak gösteren bir perde aralığıdır.
Adımlarım beni Milli Kuvvetler Caddesi’nden Anafartalar’a doğru sürükledi. Trafik kapalıydı. Tabelalar yerindeydi. Yasak netti. Ama şehir başka bir şey söylüyordu. Araçlar alıştıkları gibi ilerliyor, yasak sanki temsili bir duyuruymuş gibi ihlal ediliyordu. Balıkesir’de bazı kurallar var; tabelada durur, hayatta durmaz.
Yağmur camlara vururken şunu düşündüm:Bu şehirde yasaklar tanınmıyor ama alışkanlıklar çok güçlü.
Yaşlı amca anlatmaya başladığında aslında bir cümleden çok daha fazlasını paylaştı benimle. Balıkesir’in eski şehir düzenini, sakin günlerini ve değişen yüzünü…
Balıkesir’in trenle Bandırma–Soma bağlantısı 1913’te Fransızların istasyonu yapmasıyla başladı... Dinlemek güzeldi ve sizlerlede paylaşmak istedim. Bugün Milli Kuvvetler Caddesi olarak bildiğimiz yerlerin o zamanlar bağlık bahçelik alanlar olduğunu söyleyince hayal ettim o günleri... Şehre giriş sağlansın diye buraya dümdüz bir yol yapılmış ve adına da “İstasyon Caddesi” denmiş.
Amca, çocukluk yıllarını hatırlarken,“Benim çocukluğumda, yani 65–70 yıl önce bile oralarda bahçeli evler vardı. Şehir bugünkü kadar kalabalık değildi.” dedi.Cadde açıldıktan sonra yol, eski Balıkesir Belediye Binası’nın arkasına kadar uzanır. Ancak bu binanın bir özelliği vardır: Tam ortada durmaktadır. Ön cephesi Paşa Camii’ne bakar ve kente trenle gelen herkesin dikkatini çeker. O yıllarda istasyonun önünde bugünkü gibi büfeler de yok! Şehre gelenler, caddenin ortasında duran bu koca binayı görünce şaşkınlıkla sorarmış:“Bu bina ne?” diye...
Bugün emekliler geçinemiyor. Pazara fileyle değil, hesapla gidiyorlar. Torununa harçlık vermeyi değil, ay sonunu düşünüyorlar. En acısı da şu: Bir ömür çalışmış insanlar, “yük” gibi hissettiriliyor. Oysa emeklilik bir lütuf değil, bir haktır.
Bazen “gençler emeklileri anlamaz” deniyor. Doğru değil. Biz anlıyoruz ama korkuyoruz. Çünkü bugünkü tablo bize şunu söylüyor: Eğer sistem değişmezse, biz yaşlandığımızda bu şartların daha da altında bir hayat bizi bekliyor. Bugün emekli maaşıyla geçinmek zor; yarın emekli olabilmek bile zor olacak.
Sorun sadece maaş değil. Sorun, emeklilerin sosyal hayattan kopması, üretimden tamamen dışlanması, sadece “destek bekleyen” bir grup gibi görülmesi. Oysa bu insanlar tecrübe, birikim ve emek demek. Bir ülke hafızasını bu kadar kolay kenara koymamalı.
Bazı tatlar vardır, sadece damakta kalmaz.İnsanın hafızasına yerleşir.Balıkesir höşmerimi de benim için öyledir.
Çocukken ne tatlıyı bilirdik ne tarifini.Sadece şunu bilirdik:Eve höşmerim geldiyse, ya bir misafir gelecektirya da evde güzel bir şey olmuştur.
Genelde beyaz bir tabağın içinde gelirdi.Üzerine kaşık değmeden önce mutfakta bir sessizlik olurdu.Annem “çok karıştırmayın, dağıtmayın” derdi.Biz yine de ilk kaşığı alırken sabırsızlanırdık.Çünkü höşmerim, beklemeyi sevmez;sıcakken güzeldir, paylaşılınca anlamlıdır.
Balıkesir’de meslek odalarının seçim takvimi yavaş yavaş işlemeye başladı. Takip ediyorum. Adaylıklar konuşuluyor, kulisler kuruluyor, ziyaretler yapılıyor. Ama dikkat çeken bir gerçek var: Önceki yıllardaki o yüksek tansiyon, bu kez yok.
Sanki herkes seçimin varlığını biliyor ama sonucuna çok da anlam yüklemiyor.
Bazen bir şehri anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Benim için o durakların başında müzeler geliyor. Açık söyleyeyim; Balıkesir’de kimi zaman özel bir sebep olmadan, sırf keyif aldığım için müzeleri dolaşırım. Çünkü müzeler bana ders anlatmaz, hikâye fısıldar.
Balıkesir’de bu hissi en çok yaşadığım yerlerden biri Kuva-yi Milliye Müzesi. Eski bir konak… Ama duvarlarına baktığınızda sıradan bir bina olmadığını hemen anlıyorsunuz. 1919’da Balıkesir’de alınan Millî Mücadele kararlarının izleri hâlâ hissediliyor. Vitrinlerdeki belgeler, fotoğraflar, o günlerin aceleciliğini ve kararlılığını anlatıyor. İnsan ister istemez yavaşlıyor, daha dikkatli bakıyor.
Sonra yolum çoğu zaman Balıkesir Arkeoloji Müzesi’ne düşer. Burası beni her seferinde şaşırtır. Çünkü Balıkesir’in tarihinin sadece yakın dönemle sınırlı olmadığını, binlerce yıl öncesine uzandığını hatırlatır. Taş bir parça, bir lahit ya da küçük bir heykel… Hepsi bu topraklardan geçmiş insanların sessiz tanıkları gibi durur.
Balıkesir’de bu yıl geleneksel el sanatlarının yeniden canlandığı bir yıl oldu desek abartmış olmayız. Karesi Halk Eğitim Merkezi’nde açılan 300’ü aşkın kurs, sadece birer eğitim alanı değil, aynı zamanda kültürel belleğin yeniden üretildiği, el emeğinin ruhla buluştuğu atölyelere dönüşmüş durumda. Bugün açılışı yapılan sergi ise bu emeğin somutlaşmış hali.
Karesi Halk Eğitim Merkezi kursiyerlerinin hazırladığı el emeği ürünler sadece “görülmeye değer” değil; aynı zamanda yaşamın içinde yer bulabilen, işlevsel ve estetik objelere dönüşüyor. Bu yönüyle sergi, hem geleneksel kültürün hem de manevi emeğin somut bir değere dönüşmesini sağlıyor. El sanatlarının sadece nostaljik bir hatırlama değil, günlük hayatta kullanılabilir bir üretim biçimi olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz.
Kuvayi Milliye Müzesi’nin hemen yanında, Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nin bahçesinde açılan sergi, Balıkesir’in kültürel dokusuna yakışır bir canlılık yarattı. Bahçeyi dolduran kalabalık, şehrin el sanatlarına duyduğu ilginin en güzel göstergesi oldu. Kadınların ürettiği el emeği göz nuru eserler; iğne oyasından tel kırmaya, ebrudan seramiğe kadar geniş bir yelpazede ziyaretçilerin beğenisine sunuldu.
Çizgi romanların ve mangaların sayfalarını açtığınız anda başka bir dünyanın içine düşersiniz. Bu dünyanın kapıları ne ağırdır ne de resmi; tam tersine sizi oyunbaz bir davetle içeri çeker. Renkler, çizgiler, abartılı tepkiler, uçan yumruklar, dramatik bakışmalar… Hepsi, hayatın ciddiyetini bir kenara bırakıp “Gel, biraz eğlenelim” der gibi.
Mangaların kendine has bir okuma düzeni var malum: sağdan sola.Bunu ilk öğrendiğinizde beyniniz bir saniyeliğine durur, fakat sonra ritmi yakaladığınız anda her şey daha akıcı gelmeye başlar. Sanki hikâyeyi sıradan bir düz metin değil, yazarın kafasının içindeki hayal gücü doğrudan anlatıyormuş gibi hissedersiniz.
Çizgi romanlar ise yıllardır çeşit çeşit tarzıyla, süper kahramanından fantastik evrenine kadar geniş bir dünyayı kucağımıza bırakıyor. Bir gün Gotham sokaklarında karanlığı dinliyorsunuz, ertesi gün manga evreninde bir karakterin çorba içişini bile destansı bir sahneye dönüştürmesini izliyorsunuz. Çünkü mangalarda gündelik olay bile bir tiyatro sahnesi kadar dramatik olabilir—ki bu da işin en eğlenceli kısmı.
Herkese merhaba, uzun bir sürenin ardından yeni bir solukla başladığım, tadı lazanya kadar güzel olan bir webtoon önerisi ile karşınıza geldim. ‘’Purple Hyacinth”, Ephemerys (çizer) ve Sophism (yazar) tarafından yaratılmış, aksiyon, drama ve gizem türlerini harmanlayan popüler bir webtoon serisi. Ha bu arada Purple hyacinth’in ‘mor sümbül’ olduğunu söylemek mümkün.
Peki mor sümbül webtoon hikayesi bize neyi anlatıyor?
Biliyorsunuz ki undertale tüm zamanların en iyi oyunlarından bugün YENİ ve GEÇ fark ettiğim bir yazıyla geldim yanınıza sizlere biraz araştırma ve kendi oyun gözlemlerimle undertale ve deltarune arasındaki farkları anlatmak istiyorum.
Herkese merhaba, bugün olduğunuzdan daha genç görünmenizi sağlayabileceğiniz birkaç tüyoyu sizlerle paylaşıyorum. Cilt bakımından, sağlıklı beslenmeye, sporundan mental sağlığımıza bir yolculuğa benimle var mısınız?
Bazen hayatın koşuşturmacasında etrafımıza o kadar çok odaklanıyoruz ki neredeyse kendimize hiç vaktimiz kalmayabiliyor. Peki bu konuda ne yapmalıyız? Telefonumuza, not defterimize kısa notlar almak ( eğer not yazmayı seven ve not tutabilen birisiyseniz) not almayı unutmayın.
İlk tüyomuz şu; sağlıklı beslenmek. Evet bu klasik olacak ama eğer sağlıklı beslenmez isek cildimiz ve vücudumuza ne kadar bakım yaparsak yapalım yediğimiz yağlı yiyecekler ya da asitli içecekler yüzünden bazı şeyler hep eksik kalmış olacak. İkinci tüyomuz ise düzenli egzersizler yapmak, bu spor da olabilir ama dediğim gibi eğer çok vaktiniz yoksa, okulda, ofiste herhangi bir yerde nefes egzersizi hayatınızda çok daha iyi bir yerde sizi bekliyor olabilir.
Herkese merhaba sevgili okurlarım bugün toggun 5 renk seçeneğini ve tasarımlarını sizlerle paylaşmak istedim. Biliyorsunuz ki togg yeri tasarımları ve renk seçeneklerini daha yeni geçtiğimiz günlerde eklemişti.
Gemlik Doğanın SakinliğiTogg’un üretim merkezi olan Gemlik’ten ilham alan bu renk, denizin huzurunu ve doğanın dinginliğini yansıtıyor. Gemlik rengi, sade ama güçlü bir etki bırakmak isteyenler için biçilmiş kaftan. Özellikle şehir karmaşasında doğallıktan ödün vermeyen kullanıcıların favorisi ki benim de favorim bir de mardin tabiii…
Oltu – Asaletin SiyahıArkadaşlar klasik togg rengi demeyin bir incelediğinizde o kadar asil duruyor ki… Oltu taşı kadar zarif ve iddialı bir duruşa sahip olan bu renk, otomobile güçlü bir karakter kazandırıyor. Koyu ve sofistike yapısıyla Oltu, “Ben buradayım” diyen bir tasarım dili sunuyor. Akşam ışıklarında parlayan siyah ton, T10F’nin fastback çizgilerini daha da keskinleştiriyor.
Merhaba bugün bir türlü almak isteyip alamadığım ancak oyunlarını yakından takip ettiğim için efsanevi nintendo switch oyununa gelen oyununu sizlerle paylaşmak istedim!
Oyun dünyasının efsane serilerinden Resident Evil, yeni konsol heyecanıyla geri dönüyor. Capcom, merakla beklenen Resident Evil Requiem’in 27 Şubat 2026 tarihinde Nintendo Switch 2 dâhil tüm platformlarda çıkacağını duyurdu.
“Wednesday”in 2. sezonunda, Nevermore Akademisi artık hiç olmadığı kadar tehlikeli. Wednesday, sadece yeni düşmanlarla değil, aynı zamanda kemik dondurucu bir doğaüstü gizemle karşı karşıya kalacak. Tanıtımda kısa süreliğine görünen Hyde karakteri, geri dönecek mi? Bu soru şimdiden hayranların en çok tartıştığı konulardan biri.
İlk sezonda gölgede kalan Addams ailesi, bu kez sahnede olacak. Morticia (Catherine Zeta-Jones) ve Gomez (Luis Guzmán), kızlarının yanında çok daha etkin roller üstlenecek. Hatta Wednesday’in kardeşi Pugsley (Isaac Ordonez) bile Nevermore’a katılıyor. Ailenin gizli sırları ve bu sırların ölümcül sonuçları ikinci sezonun temel taşlarından biri olacak.
Bugün Xbox, oyunseverlerin en sevdiği etkinliklerden biri olan Free Play Days ile karşınızdayım. Her hafta düzenlenen bu etkinlik sayesinde Game Pass aboneleri, normalde yüksek fiyatlarla satılan oyunları kısa süreliğine ücretsiz oynayabiliyor. Bazen de bu fırsatlar yalnızca abonelere değil, tüm Xbox kullanıcılarına sunulabiliyor.
Bu hafta sonu (5-8 Eylül tarihleri arasında) Xbox kullanıcılarını oldukça heyecanlandıracak bir haber var: Toplam fiyatı 4.120 TL’yi aşan 4 oyun, sınırlı süreyle tamamen ücretsiz olacak!
CHP İstanbul İl Başkanlığına Neden Kayyum Atandı? İşte Mahkeme Kararının Perde Arkası
Herkese merhaba bugün sizlerle güncel konumuza dair bir yazı yazmak ve paylaşmak istedim. Biliyorsunuz ki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanlığı’nda yaşanan gelişmeler, yalnızca partililerin değil, tüm siyasetin gündemine oturdu. Mahkemenin aldığı karar ile 8 Ekim 2023’te yapılan İstanbul İl Kongresi iptal edildi, Özgür Çelik ve mevcut yönetim görevden alındı, 196 delege de tedbiren uzaklaştırıldı. Kararın ardından CHP İstanbul İl Başkanlığı’na Gürsel Tekin kayyum olarak atandı.
Bugün Hindistan’a kültürel bir yolculuğa çıkıyoruz. Hindistan’ın finans ve kültür başkenti Mumbai, gökdelenleriyle modern bir siluet sunsa da şehrin kalbi hâlâ sömürge döneminden kalan görkemli yapılarda atıyor.
Gotik, Viktorya ve Hint-İslam mimarisinin harmanlandığı bu yapılar, Mumbai’nin sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir başkent olduğunun en somut göstergeleri.
Oyun oynamak sadece vakit geçirmek mi, yoksa çok daha fazlası mı?
Aslında her oyun, ister bilgisayarda olsun ister sokakta, sosyal bir deneyim de sunuyor. Çünkü oyun sırasında insanlar sadece kurallara uymuyor, aynı zamanda birbirleriyle iletişim kuruyor, işbirliği yapıyor ya da rekabet ediyor.
Bir oyunu oynarken hepimiz belli roller üstleniyoruz. Mesela elim sende oynarken “ebe” ya da “kaçan” oluyorsun. Bu, oyunun mekaniği yani kuralları sayesinde oluyor. Ama oyun burada bitmiyor; çünkü oyuncuların tavırları, stratejileri, hatta oyunu farklı yorumlamalarıyla iş bambaşka bir hal alıyor. Buna da oyun dinamiği deniyor.
Makarnaya bayılırım. Öğle ve akşam yemeklerimden makarna çeşitlerinden ibaret desem, abartmış olmam. Tam isabet ettiniz derim. Çünkü makarna yalnızca mutfakta pratikliğiyle değil, insana kattığı mutlulukla da sofraların vazgeçilmezi.
Merhaba bugün üniversite çalışmalarım arasında yer alan yazılarımdan bir tanesini ve gözlemlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Hedef Kitle ve Sosyal Paydaşların günümüz medyasında gözle görünmeyen perde arkasında duran bir ‘oyun’ gibi dursa da aslında oldukça önemli bir konu.
Kurumların ve diğerlerinin itibar yönetimi: Değerlerinden kopmamak, Güven yaratabilmek, Daha başarılı olmak, Kültürümüze uygun olarak paydaşların beklentileri karşılamak, Algımızı rakiplerimizin yönetmesine izin vermemek, Sadakat yaratabilmek, Paydaşlarla aynı dili konuşabilmek için bilimsel altyapısı olan verileri sağlamak. Kurumlar, hedef kitleleri ve sosyal paydaşları nezdinde itibarlı olmayı amaçlıyor bunun da toplumsal olarak etkileri olabiliyor.
Bu nedenle hedef kitleler ile etkili iletişim kurmaya çalışıyorlar ki medya basın da buna dahil
Balıkesir ve diğer şehirler arası otobüslere binmek için otogara giden vatandaşlar bazen bir mola vermek için otogarda duruyorlar peki çay içmek ne kadar? Balıkesir otogarında bulunan Balıkesir kafede bir çay 25 tl, tost ise 150 lira, öte yandan nescafe ve meşrubat içecekler de 80 lira.
Bu arada bir de gözüme takılan şeylerden birisi de şu oldu otogar kaç senedir Balıkesir’in içinde (yani şehir merkezine uzak ama hala biraz eksikleri var mesela berber tabelası var ama berber yok! Bu nasıl iş ben de şu sıralar biraz tabelalara takılıyorum heralde…
Otogarda seyahat edecek vatandaşlar da bekleme alanı olduğu için ya kafede oturuyor ya da dışarıda bekliyorlar ama hava sıcak olunca içeride oturan tabi daha çok oluyor.
Betonlaşan sahil kentlerinin aksine, Ören gibi yerler bize hâlâ neyin önemli olduğunu hatırlatıyor: Gökyüzüne bakmak, ayağımızın altındaki kumu hissetmek ve yavaşlamak. Bazı şehirler insanı yorar, bazı şehirler ise iyileştirir… Balıkesir, iyileştirenlerden. Hele bir de yolunuz Burhaniye Ören’e düşerse, yorgunluğunuzun yerini huzura bıraktığını fark edersiniz. Temmuz güneşi teninize işlerken, bir çınar gölgesinde denizin sesine kulak vermek... Balıkesir işte tam da böyle bir yer: Hem yaşamın içinde hem zamanın dışında.
Gözlemlerim beni hep Balıkesir’in iki yönüne götürür: Kalabalığın koşuşturması ve doğanın dinginliği. Bir yanda şehir merkezinde akan hayat, diğer yanda kıyı kasabalarının sükûneti. Bu zıtlık gibi görünen denge, aslında Balıkesir’in tam da kendisi.
Ören, Balıkesir’in belki de en saklı cennetlerinden biri. Sahil boyunca yürürken burnunuza lavanta kokuları, çam ağaçlarının serinliği ve deniz tuzu karışıyor. Plajları, çocuk sesleriyle dolu; ama yine de sessizliğin bir ritmi var burada. Ne bağıran bir korna sesi, ne de aceleye getirilmiş bir hayat.